Yazıyı Kaleme Alan: Fatma Çağdaş Börekçi



Diğer Yazılarımız


Galeri
Bir Eylül Hikayesi

Bir ömre kaç eylül sığar
Kaç mevsim yaprak döker insan
Kaç uyku bölünür kırık düşlerin ortasında 
Bir ömre kaç yalnızlık sığar…
Evet, en zoru buydu belki de. Yalnızlık.

İstanbul’du. Yaprak döküyordu şehir. Kışa hazırlanan benzi gittikçe sararıyor, ağrılı bir hasta gibi soluyordu.  İşte o günlerden birinde duyuldu ağlayan sesi Eylül bebeğin. Ailenin ilk çocuğuydu. Solgun şehre inat her bebek gibi sesleniyordu dünyaya. Artık ben de varım! Ben de varım yaşamak telaşında!

Ne el bebek, ne gül bebekti Eylül.  Peş peşe üç kardeşi olmuştu. Ablaydı artık, güzün solgun çocuğu. Emeklemeden yürümüş, gülmeden ağlamayı öğrenmiş, çocuk olmadan abla olmuştu. O da özlüyordu neyi özlediğini bilmeden. Sıcak bir el dokunsa saçlarına, masallar anlatsa tatlı bir ses. 

Sıkıntılı günler çocukluk takviminden birer birer düşüyordu. Bir yanda yokluk bir yanda aile içi sorunlar. Babasına gazete almaya giderken buz tutmuş merdivenlerden düşmüştü de korkudan kimseye diyememişti. Ertesi sabah bacağı şiş uyanmış mahallede yapılan yanlış bir müdahale, ardından kangrenden son anda kurtulan bacak.  Kopan liflerin ağrılarıyla yaşamayı öğrenmişti çabucak. Çünkü hayat ne olursa olsun durmuyor, kimse geceleri ıslanan kirpikleri görmüyordu.

On bir yaşındaydı, mahkemede annesinin “ben bakamam dört çocuğa” dediğinde. Babasının yanıtı da hazırdı “O anne olarak bakamıyorsa ben hiç bakamam.”

Yurt günleri böyle başlamıştı, on sekiz yaşına kadar süren. Kardeşleriyle yolu ayrılmış bambaşka bir hayat ansızın çıkıvermişti yoluna.  Geceler uzun ve soğuktu. Sevgi ve şefkat ancak rüyalarda beklenirdi.

Onsekiz yaşına geldiğinde ayrıldığı yurt,  anılarında unutulması imkânsız acılarla dolu hatıralar bırakmıştı. Çalacak kapısı yoktu esasında ama çaresizlikle her tokmağı çaldı Eylül kız. Annesi, babası teyzesi, ninesi. Sığıntı gibi dolaştı evden eve. Sığamıyordu hiçbir yere. Küçücük varlığı kâbusuydu sanki insanların. Bulaşıcı bir hastalık gibi kaçıyordu insanlar. Belki bir lokma ekmekti çok görülen, bir sıcak yatak. Öyle ya kimse kimseye karşılıksız bir lokma vermiyordu. Böylece çalışmaya başladı Eylül kız. Garsonluk, bulaşıkçılık, temizlik işleri, ne çıkarsa bahtına yaptı.

İşte o günlerde yüreğine hiç bilmeği bir telaş düşüverdi. Kimine göre aşktı bunun adı kimine göre kara sevda. Belki de hayatında ilk kez seviliyordu. İlk kez yalnızlığın perdesi sıyrılıyordu.

Bir ömre kaç yalnızlık sığardı ki. Her şeyin olduğu gibi yalnızlığın da bir sonu olmalıydı.

Sevdiğiyle arasında ne büyük bir engel olduğunu öğrendiğinde hayatın hiç bilmediği başka bir yüzünü tanıdı.  Daha önce fakir olduğu için dışlanmıştı belki, kimsesiz olduğu için de. Lakin etnik kökeninden dolayı ilk kez dışlanıyordu. Hem de sevdiğinin ailesi tarafından. Neydi bu. O insandı. Adı Eylül’dü. Etten ve kemikten. Herkes gibi su içiyor ekmek yiyordu. Herkes gibi gülüyordu gülünecek şeylere. Nasıl bir farklılıktı ki bu onu sevdiğinden ayırıyordu.

Oysa insanların insan olması dışında hiçbir şey umurunda değildi.  Hayal kurmayı öğrendiği gün vazgeçmişti hayallerinden.

Kızgındı. Yalnızdı. Kendisiyle evlenmek isteyen yaşça büyük bir talibe evet dedi o günlerde.  Kaçmaktı belki kederinden. Ne kendine ne çevresine tahammülü yoktu.  Kırgınlığına inat yaşama tutunma çabasıydı belki. Sevmiyordu ama olsun hayatında biri olacaktı.  Önemini bildiği hasretini çektiği aile ocağı böylece kurulacaktı. Ait olduğu bir evi, sabahları çay demleyeceği mutfağı olacaktı.

Bir ömre kaç düş kırıklığı sığardı ki. Eylül artık evli bir kadındı.  Bir mutfağı kendine ait bir yatağı vardı.  Fakat huzur onun için hala gurbetti.  Çalışmaya zorlu iş koşullarında mücadele etmeye devam ediyordu. Arda arda doğan iki çocuğunu büyütürken onlar için katlandığı pek çok şeyden sadece biriydi şiddet. Gün geldi başına dikiş atıldı gün geldi kaburgası kırıldı.

Üzerinde bir hırka ile evinden ayrıldığında oğlu altı kızı üç yaşındaydı. Kapı kapı gezme dönemi yine başlamıştı. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi. İnsan tek başına sığamadığı evlere üç kişi olarak nasıl sığabilirdi ki.

Mahkemesi sonuçlandığında haline üzülen kamu görevlileri onu kadın sığınma evine çocuklarını ise yurda göndermek istediler. Tek bir şey söyledi onlara;

“Siz yurtlarda geceler ne kadar uzun ve soğuk olur bilir misiniz?”

Tek bir arzusu vardı Eylül’ün; çocuklarından ayrılmamak. Yaşayamadığı aile sıcaklığını onlara yaşatmak. Çocukları sıcak sobanın başında bir arada büyüsünler istiyordu. En son kapısına sığındığı kardeşinin yanından da ayrılması gerekince kamu kurumlarının yolunu tuttu.   İşte o günlerde ona sahip çıkan insanlar olduğunu fark etti. Evi tutuldu içine eşya alındı kira yardımı yapıldı.

Çalışkandı Eylül kadın. Anneydi. Boşanma sonrası gönderildiği psikolog ona hayran kalmış, “sen çok başkasın” demişti. “Herkes evi yanarken ağlar sen bir sonraki aşamayı düşünüyor ve nerede nasıl ev bulurum diye plan yapıyorsun. Kolay yıkılmıyorsun” demişti.  Öyle olmalıydı, anneydi o. Daima akacaktı ırmak gibi. Dağ gibi dimdik duracaktı. Hem ağlamak lüksü ona hiç sunulmamıştı ki.  Gözyaşlarını silecek biri yokken ağlamak mümkün müydü?

Önceleri evde iş yaptı. Piko nakış dantel. Kızını kucağına bağlar akşama kadar ekmeğinin peşinde koşardı. Eski gazetelerden kese kâğıdı yapar sebze meyve karşılığında pazarcılara satardı.  

Çok zaman küçük abiye düşerdi kardeşine bakmak. Küçük kıza göz kulak olur, karnını doyurur, annesi gelince görevi ona teslim eder ödevlerini yapardı, yaşı küçük yüreği kocaman ağabey.

Hayat zordu.  Gözü dünyaya kapalıydı Eylül’ün, hevesi yoktu malda mülkte yemekte içmekte. Ama çocukları, onlar çocuktu. Çilek tezgâhının yanından geçerken gözü takılan küçük kız, kederlenen annesini görünce gülümsemiş, “Üzülme anne paran olunca alırsın” demişti.  O günlerde komşularının poşetlerini taşımasına yardım ettiği için cebine harçlık sıkıştırılan küçük ağabey soluğu manavda alacak kardeşine çilek tattıracaktı.  Bir avuç çilek annesi için de iki ekmek. Hayatı omuzlayan küçük adam annesi için umudun ta kendisi olmuştu.  

Çocuklar büyüdükçe Eylül de düzenli işlerde çalışmaya başladı. Zordu hayat yorucuydu fakat Eylül mutluydu. Kuzucukları yanında üstelik tam da arzu ettiği gibi çocuklardı. Duyarlı ve sevgi dolu. Şimdilerde Teog’dan yüksek not alan oğlu,  ebru çalışmasıyla ödül alan kızının mutluluğunu yaşıyor Eylül.  Ha birde artık hayal kuruyor. Bir tanesini sizle paylaşayım hemen. Çocukları biraz daha büyüdüğünde Konya’yı ve Bursa’yı gezmek istiyor, bu onun en büyük hayali…